29 11 2007

Seyyid Muhammed Raşid Erol - SON SOHBETİ

Seyyid Muhammed Raşid Erol - SON SOHBETİ SON SOHBETİ  Kemal Yıldız - Afyon        Bismillahirrahmanirrahim        Ellhamdülillahi rabbil âlemîn. Vessalatü vesselamü alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain.       Allah (c.c.) biz Müslümanlar'a büyük nimetler bahşetmiştir. Bu nimetlere çok şükretmemiz lazımdır. Bu nimetlerin birincisi ve en önemlisi Allahü Teala'nın bizi İslâm'la şereflendirmesidir. Bu nimete karşılık Allah'a çok ibadet etmemiz icab eder. Zaten namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek, sadaka vermek gibi ibadetler de Allah'ın bize dünyada bahşettiği en büyük nimetlerden değil midir? Bu ibadetlere karşılık Allahü Teala(c.c.) Müslümanlara cenneti ve içindeki nimetleri hazırlamıştır; orada ebedi olarak kalacaklardır. Buna göre ibadetlerimizi arttırmamız gerekir.       Allahü Teala (c.c.) bize hidayet yolunugöstermekle büyük bir lütuf ve ihsanda bulunmuştur. Kafirler bu lütfu Rabbani'ye icabet etmediklerinden dolayı onlara ebedi cehennem ateşi ve azabını hazırlamıştır. İnsan şöyle bir düşünse, parmağını tuttuğu bir mum alevinin vereceği acıya dahi dayanamaz. Bir mum ateşine bile parmağını tutamazken nasıl olur da ebedi ateş olan cehennemlik amelleri işler, günahlardan kaçınmaz ve ibadet yapmaz? İşte bütün bunları düşünerek ibadetlerimizi artırmalıyız.       Allahü Teala (c.c.) bütün dünyanın servetini bize vermiş olsaydı Müslüman olmanın bedelini yine de karşılayamazdık.       Bu nimetlerin ikincisi Allahü Teala'nın (c.c.) bizleri en son ve en büyük peygamber Hazreti Muhammed (s.a.v.) ümmetinden kılmasıdır. Nasıl ki, Hazreti Muhammed (s.a.v.) peygamberlerin en efdali ve en üstünüdür, onun ümmeti de ümmetlerin en üstünüdür. Hazreti Musa (a.s.) Levh-i Mahfuz'a baktığı zamarı, orada Hazreti Muhammed (s.a.v.)'in hasletlerini, büyüklüğünü, faziletini görmüş de "Ya Rabbi! Keşke beni de Ha... Devamı

22 11 2007

Dost musun???

Dost musun? Öyleyse canın canımdır... Aynan olmalıyım... Yüzüne söyleyebilmeliyim her şeyi... Hem sakınmadan, mertçe... Hani bilirsin, esirgemem lâfımı, Ne şekil gelirse, öylece... Hazırım tüm içtenliğimle konuşmaya, ama, Seni de dupduru isterim karşımda... Dostsan, Gözlerimin içine baka baka yaka silk benden! Arkamdan şikayetlenme! Yiğit ol! Gerekirse yiğitçe azarla, çekinme! Lâf değil, icraat beklerim senden! Öyle bak ki, hislerini görebileyim... Öyle hisset ki, güvenle bakabileyim... Sevmem, ölenin ardından ağıt yakmayı! Dil dönerken söylenmeli her şey... Kulak duyarken anlatılmalı... Göz bakarken bakmalıyım sana... Can sağ iken sarılmalı... Keşkelere meydan vermemeli hayatım, Pişmanlıklarla yoğrulmamalı.... Hayır! Dirime selâm vermeyen, Ölüme de fazla yaklaşmasın! Dostsan, ölmemi bekleme! Haklıysam, yaşarken savun beni! Yaşarken yanımda ol! İnanmışsan bana, kimse çevirmesin seni yolundan! Ve inanmamışsan, sakın rol yapma! Her söylediğimi onaylaman şart değil... Her yaptığımı beğenmen de gerekmez... Dostsan, rahatça eleştir, fikrini rahatça söyle, sıkılma! Yadırgayabilirsin beni, Ve ben de seni tuhaf bulursam şaşırma... Kandırmanı aslâ kabul edemem! Her dediğini, her yaptığını hoş görürüm, ama, Beni, bana sormadan yargılama! Her yediğimiz aynı olmaz belki, Her dakikamız birlikte geçmez... Her güldüğünde gülmeyi garanti edemesem de, Ağladığında seninle birlikte oturup ağlarım... Belki her çağırdığında gelemem fakat, Derdine ortak ararsan, koşarım... Ben de herkes gibi insanım elbet, Ne göklere çıkar beni, ne de yerin dibine sok! Senin işin bu değil! Benim zaten bir yerim var herkes gibi yer ile gök arasında... Dostsan, Küçümsemeden, küfretmeden, Sevgiyle, saygıyla ve huzurla gel sokağıma... Dinlenmek istediğinde, hiç düşünme, sana özel bir limanım, ama... Yorulduğum zamanlarda, Dilediğimce sığınabilmeliyim koylarına... Seni bir çocuk kadar saf sevebilirim Ve bir deli kadar art niyetsiz... Uğruna seve seve hesabı şaşırırım... Görmezden gelebilirim yanlışlarını.... Devamı

21 11 2007

GÜL&BÜLBÜL

                                               Bülbül şakır Hakk diye  bahçesinde..              Güller feyz alır da, zikre dalar her gece                            Coştukca coşar bülbül, sesiyle inletmekde              Duyan, duymayan her , Hakk'a boyun eğmekde..               Yine günlerden bir gün, bülbül öter cezb ile,              Birden kalakaldı...karşısında ak gülü görünce.               "Yarab! Ne güzeller yaratmışsın, sevmek için bizlere,              Sevmemek elde mi ki, böyle bir  görünce?"               Bülbül yandı aşk ile, solmada gün be gün,              Lakin haberi yoktu bu aşkdan, o ak gülün.               O yüzünü Hakk'a dönmüş, bülbüllerden ona ne?              Bülbül en güzel şarkısını, ak güle söylemekte..                                Derken günün birinde, kuraklık aldı gitti..              Güllerden her biri, bir damla suya hasretti.               Güneş yaktıkca yaktı, güller telef olmakta,              Bahçedeki çiçekler, birer birer solmakta.               Ak  yalvardı, onu yaradan Allah'a,             ... Devamı

20 11 2007

Yazdığımı Yarın Okuyamayacaksın!

“En güzel yastığın nedir?” diye sorsalardı bana, hiç tereddütsüz “yarın” derdim. Yastık… Başımı usulca bırakıp kendimi unuttuğum yer. Yastık… Gözlerimi kapatıp gövdemi sessizce, dertsizce yarına taşıdığım dem. Yarın… Bugünün telaşlarını savurup fırlattığım loş uçurum. Yarın.. Bugünün ellerinden ellerimi çekip hayatla bağlarımı koparmama bahane eylediğim boşluk. “Nasılsa yarın var!” deyip de an’ın üzerimizdeki keskin hükmünü törpülüyor değil miyiz? “Yarın yaparım!” deyip de günün içinden duygularımızı, aklımızı, yeteneklerimizi, hasılı varlığımızı çekiyor değil miyiz? Kapatmıyor muyuz gözlerimizi bugünün güneşine, nasılsa yarın güneş yeniden doğacak diye? Kapatmıyor muyuz gönlümüzü bugünün aşkına, önümde çok uzun yıllar var diye? Sevdiklerimizi küstürüyoruz, sevenlerimizi kırıyoruz, umarsız bir maske takıyoruz bugün. Nasılsa yarın telafi ederim diye. Çekmiyor muyuz ellerimizi en ciddi işlerin eteğinden daha zamanı gelmedi diye? Alıp gölgemizi her akşamın hüsranına yatırmıyor muyuz? Sanki hiç yokmuşuz gibi, hiç var olmamışız gibi geçmiyor muyuz günün içinden? Hasretlerimizi, hayallerimizi, ümitlerimizi, beklentilerimizi, özlemlerimizi zamanın kanına katmadan, elimizde meyvesiz kuru tohumlarla kala kalmıyor muyuz? Yastığımızdır yarın. Alıp başımızı gittiğimiz isimsiz, sınırsız, kuralsız, tanımsız ülkemiz. Aklımızı başımızdan alıp götüren uykumuz. Bugünden kaçışın saydam, sessiz, itirazsız suç ortağı, sırdaşı. Gözümüzü bağlayıp bize habire sayılar saydıran saklambaç arkadaşımız. Sürekli bizi körebe eder yarın. Bizi topal bırakır. Bizi sığlaştırır. Bizi yok sayar. Kendi kıyılarımızdan çeker yüreğimizin inci mercanını. Kentin kuytularında nefesimizi boğuyor, sözümüzü kekeme ediyor. Yo, yo, suç yarının değil. Yarının ayağımıza gelir gelmez adını “bugün” diye değiştirdiğini unutan bizlerin suç. Yarınlara güvenip de bugünü eğretileştirirken, yarınların birinde kendisine geniş zamanlar düşec... Devamı

20 11 2007

SEYDAM

Hani ben çemberin en dışındaydım ya.. Hani bağırıyordum da sesimi kimse duymuyordu. Hani uzatıyordum elimi bataklıktan cıkmak için. Hani uğraşıyordum da habire batıyordum ya.. Hani ne anam ne babam anlıyordu beni. Ne dostum ne arkadaşım ne kardeşlerim. Sultanım hani sen benim elimden tutmuştun ya.. Hani benim necis halime aldırmadan bağrına basmıştın. Hani ilk menzile gelişim vardı ya.. Hani sen bana uzun uzun bakmıştın. Hani ben orda utancımdan yerlere batmıştım. Hani gözlerim ilk defa Allah için ağlamıştı. Hani bir gün sen Hane-i Saadete gidiyordun ya.. Hani bende arkandan ne olur banada bak diye yalvarmıştım. Hani babacığım sultanım sende dönüp bakmıştın ya tebessümle. Hani beni dizinin dibine oturtupta elimden tutmuştun. Hani bende gül kokulu ellerinde söz vermiştim. Ya Rabbi ben çok pişmanım diye. Hani sende bana şahitlik etmiştin. Hani babacığım ben hep sözümü bozup gelirdim ya.. Hani sen yinede şefkatla merhametle bakardın. Hani yine severdin bana dua ederdin. Ben yine gül kokulu ellerinden tutar, Bir daha yapmıyacağım derdim. Hani babacığım sen bana nazar ederdin ya.. Yine öyle bak bana babacığım.... Devamı

06 11 2007

nakşilik yolunun esasları

  Nakşibendi tarikatı, Hz. Muhammed (S.A.V)'in ve ashab-ı kiramın âdâbıyla âdâblanmaktan ibarettir. Hz. Muhammed (S.A.V), birincisi âdâb-ı ders, diğeri âdâb-ı nefs olmak üzere Allah-u Zülcelal tarafından iki âdâbla âdâblandırılmıştır. 1-) Adâbı Ders: Zâhirî olarak yapılan bütün ibadetlerde, farzlarda mendup ve müstehaplara kadar hepsinin, Allah-u Zülcelal'in isteği şekilde, bid'at ve ruhsatlardan kaçarak şeriatı tatbik etmektir. 2-) Adâbı Nefs: Nefis ve ruhun temizlenmesidir. Nakşibendi sadat-ı kiramının, Hz. Muhammed (S.A.V) 'e uyma hususunda iki dairesi vardır. 1. Zâhirî daire: Zikir halkaları. 2. Manevi daire: Kalp, nefis ve ruhun temizlenmesidir. Nakşibendi tarikatı dört ana unsur üzerine bina edilmiştir; 1-Dinin Hükümleri. 2-İhlas. 3-Muhabbet. 4-Teslimiyet. 1. Dinin Hükümleri: Bid'at ve ruhsatlardan kaçınarak, farzlardan, mendup ve müstehaplara kadar, hepsinin Allah-u Zülcelal'in rızasına göre yapılmasıdır. Bu konuda Şah-ı Nakşibend Hazretleri şöyle buyurmuştur: "Bizim tarikatımız azimet ve sahih olan kavillerle amel yapmak, bid'at ve ruhsatları terk etmektir." 2. İhlas: Mürid, ihlasın en alt mertebesi olarak şunu bilmelidir: Bütün dünya gavslarla, kutuplarla dolu olsa dahi, yine de feyiz kapısı bana, ancak mürşidimin vasıtasıyla açılmaktadır. Bütün amelimden ve taatımdan daha önemli olan, mürşidimin şefkat ve merhametle bana nazar etmesidir. İhlasın en üst mertebesi ise mürşidinin bütün hareketlerinin, davranışlarının, konuşmalarının, nasihat ve sohbetlerinin Allah için olduğunu bilmesidir. Mürşidinin asla, dünyevi veya uhrevi, nefsani bir arzu içinde olmadığını anlamalıdır. İmam-ı Rabbani (K.S), Seyyid Mahmud'a yazmış olduğu mektubunda şöyle buyurmuştur; "Allah-u Zülcelal'in veli kulları, her yaptıkları işi, Allah için yaparlar, nefislerinin hazzı için yapmazlar. Çünkü onların nefisleri, yüce Hakk'ın kurbanı olmuştur. Sonra onların ihlasın husulü için niyetlerini tashihe (düzeltmeye) de ihtiyaçları yoktur. Zira ... Devamı

06 11 2007

Tasavvuf ve tövbe

Akili bir zat ata binmisti. Uyumakta olan adamin agzina yilan aktigini gördü. Yilani ürkütüp kacirayim diye atini sürdü ama yialn adamin agzindan iceri girmisti... Akılı süvari ,yapılacak tek işin, yutana hissettirmeden yılanı cıkarmak oldugunu bildi.Hemen atini sürdü,kamcısını uyuyan adama öylebir şiddetle vurduki,ilk vuruşta uyandirdi.Bir-iki daha vurdu. Adam kacarak bir agacin altına koştu. Agacın altında dökülmüş taze ve cürük elmalar vardı. Süvari bir kamcı daha vurunca adam elma agacına kactı.Süvari "cürük elmaları ye!" diyerek vurmaya devam etti. Dehşet ve korkuya kapılan adam cürük elmaları okadar yedi ki, cıkaracak gibi oldu. Elmaları yiyen bagırdı," ey emir, ben sana ne yaptımki bana kahredersin? şurada ne güzel uyuyordum. şiddetli kırbacları ve cürük elmaları yemem revamıdır? Eger benim hayatımda, senin bana bir adavetin varsa,Öldürde kurtulayım. Bukadar zulum olmazki .... Seni gördügüm saat ne kadar ugursuz bir zamanmış senin yüzünü görmeyene ne mutlu."Sözleri bitmeden kamcıyı öyle şiddetle yediki,yeniden koşmaya ve elmaları yemeye başladı.Süvari, rüzgar gibi ,adamın pesini bırakmadı, akıllı süvari adamı gece vaktine kadar koşturdu. Vaktaki cürük elmalar sıcak havada şiddetli koşma sonucu, midenin icinde calkalana calkalana şurup haline geldi dekken kustu ve kapkara yılanıda hortum gibi cıkardı. Adam hayretle bır yılana baktı,birde süvariye. Yılanın kendinden cıktıgını görünce süvarinin atının önünde secdeye kapanır gibi yere kapandı.O cirkin, kara yılanın muhakkak ölümüne sebep olacagını bildiginden, kırbacların acısı gecti, koşmanın yorgunluguda bitti. şimdi ne yapması lazım? "Seni gördügüm saat ne kadar ugursuz bir zamanmış.Senin yüzünü görmeyene ne mutlu" diyen adam şimdi ne yapacak? "Sen hakikaten cebrail(a.s) mısın,bana yetiştin. Sen Hüda-iTeala ``nın velisimisin ki Hızır (a.s) gibi yetiştin. Sen, ben uyurken yılanın agzıma girdigini ne bildin? Cıkarmanın usulünü nasıl bildin ?Seni gördügüm an hayatımın en mübarek saatiymiş." diyerek pişmanlıgını d... Devamı

06 11 2007

Tasavvufun Dört Kapısı

  Tasavvufun Dört Kapısı Tassavufun dört kapısı vardır. Şeriat kapısı, Tarikat kapısı, Marifet kapısı ve Hakikat kapısı. Anlayışa göre hakikate ulaşmak ise, bu kapıların birer birer geçilmesiyle mümkündür. Öğrencilerinden biri Mevlana'ya sormuş: - Bu dört kapı meselesini ben pek anlayamıyorum. Mevlana: - Bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var. Hepsi de rahlelerine eğilmiş okuyorlar. Sen git bunların hepsinin ensesine sırayla birer şamar at. Sonra gel sana anlatayım. Öğrenci gitmiş birincinin ensesine tokadını atmış. Tokadı yiyen talebe derhal ayağa kalkmış ve daha güçlü bir tokatla Mevlâna'nın öğrencisini yere yıkmış. Öğrenci tam geri dönecekken hocasının verdiği görevi hatırlamış. Çekinerek gidip ikinciye de bir tokat atmış. O da derhal ayağa kalkmış elini kaldırmış, tam tokadı atacak, vazgeçip yerine oturmuş. Öğrenci devam etmiş, üçüncüye de bir tokat atmış. Üçüncü şöyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına devam etmiş. Dördüncü ise , tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan çalışmasına devam etmiş. Öğrenci Mevlana'ya dönmüş, olanları anlatmış. Mevlana : - İşte sana alman gereken örnekler. Birinci, henüz şeriat kapısını geçememişti. Şeriatta kısasa kısas olduğu için, tokadı yiyince kalktı, aynısını sana iade etti. İkinci ise, tarikat kapısındaydı. Tokadı yiyince o da kalktı, tam tokadı iade edecekti ki, tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi. "Sana kötülük yapana bile iyilik yap". Onun için döndü, oturdu. Üçüncü, marifet kapısına kadar gelmişti. İyinin ve kötünün bir tek Yaradan’dan geldiğini bilir ve inanır. Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından şöyle bir dönüp baktı. Dördüncü, hakikat kapısını geçmişti. İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu ve aynı olduğunu biliyordu. ... Devamı

04 11 2007

Nefis Muhasebesi

Nefis Muhasebesi Bu kadar yaş heba oldu Düşündükçe gözüm doldu Pay-i tahtı düşman aldı Mavzerini sıktın nefis. Amelime riya katar Ahlaklarım beter beter Aklım anın sözün tutar Zincirini taktın nefis. İstediği yere çeker Manevi evlerim yıkar Bal içine zehir döker Masiyete çektin nefis. Hak’dan da haya etmedin Dost buyruğuna gitmedin Süluk’de adım atmadın Döşlerime çıktın nefis. El gördülük yaptın amel Buzdan kurmuş idin temel Şöhret ile olmaz kemal Evlerimi yıktın nefis. İhvana göründün güzel Dedin, “kardeşlerim düzel” Kendi bağın oldu gazel Bir çızgı ile yaktın nefis. Amelin dünyaya alet Bütün bildiklerin galat Aşk ile getirmen Salat Bellerimi büktün nefis. Çok tuzağı, geçemedim Bir aynımı açamadım Kanat urup uçamadım Zindanlara tıktın nefis. Huzurda yüzlerim kara Dışım iyi içim yara Yüzüm yok gitmeye Pir’e Yar aşağı attın nefis. âli meclise çok vardın Ben bilirim neler gördün O meclisde, “yapmam” dedin Haramlara baktın nefis. Fena ahlak bütün bende Ayıp, der saklarım canda Ağularlar bizi günde Zehirini döktün nefis. Mahcubum hep yarenlerden Bize sual soranlardan Geri kaldım erenlerden Burnum yere soktun nefis. Kalbimi aklımdan aldı Köklerime sular saldı Gönül arsasını buldu Mikropları ektin nefis. Geri dön, gel eyle gayret Kalemdâr’a şifa sohbet Teveccüh buyursa, Hazret Bu sözümden korktun nefis. ...KALEMDAR... ... Devamı

04 11 2007

“Namaz insanı kılıyor.”

ZAMAN puslu bir nehir gibi akıyor içinden. Kıyılarını bilmiyorsun. Nerede başladığını bilmiyorsun. Nerede bittiğini bilmiyorsun. Hangi yöne aktığını bilmiyorsun nehrin. Sadece akıyor, sadece akıyor. Çağıltısını duyuyorsun sadece. Yatağına kırgın gibi; bazen taşıyor, bazen duruluyor, bazen çekiliyor. Kimse kenarında kalmıyor bu nehrin; seni de içine çekiyor, sevdiklerini göğsüne alıyor, sevdalarını sürükleyip uzak denizlere döküyor. İçine kıvrılıyor gibi zaman. Göğsüne sokulup aşklarına dokunuyor, acılarını dokuyor. Aklında hesapları yarım bırakıyor, kalbinde yaralar açıyor, tenini dağlıyor. Hüsran içinde hüsran büyütüyor. Hayâl köprülerinin altından geçiyor. Taştan hatıralarını okşuyor. Kıvrım kıvrım içinden akıyor. Sana dokunuyor zaman. Seninle tükeniyor. İçinde kıvranıyor zaman. Seninle tükeniyor. Yağmur sularına hasret kumlar gibi kuruyor, eriyor. Bozuk saatlere aldanıyor. Şarkı sözlerine dolanıyor. Hülyâların göğsüne kanıyor. Yalancı şafaklarla oyalanıyor. Akşamları göllerde dinleniyor. Öğle vakitleri koşturuyor. Şehirlerin telaşında eriyor. Anlamsız duvarlara gölge olup sokuluyor. Düşen yaprakla sırdaş olup dertleniyor. İçinde ağlıyor zaman. İçinde kıvranıyor. İşte sabah. Lâl dudaklı bir sevgili zaman. Alnından öpüyor her şafak. Gözlerini açtığın yerde buluyorsun kendini. İşte bir kez daha varsın. Var edilmişsin. Uykunun çatlaklarından sızıyor gibi nehir. Elinden tutuyor; taze bir güne yolcu ediyor seni Sevgili. Kendini unuttuğun yerde yeniden hatırlanıyorsun. Kendini unutturduğun demde yeniden insan oluyorsun. Uyanıyorsun. Uyanıyorsun. Göz kapaklarını açmaktan fazlasını yapıyorsun. Anla ki sen kendine ait değilsin. Bir göz kapağının ardında yitebilirsin. Gecenin koynunda sevdiklerinden kopabilirsin. Zaman nehri ayırabilir teni tenden, canı bedenden. Pek zayıfsın. Pek kolay inciniyorsun. Seni yaralayan ne çok şey var. Kanadı kırık kuşlar önce senin kanadını kırıyor. Hüznün için bin bir bahane var. Uçurumlar önce seni yutuyor; hep dağların ardına savruluyorsun... Devamı

04 11 2007

Kalbin ilk gözyaşı Hayy!

Kalbin ilk gözyaşı Hayy! Kalbinin ışığı yüzüne vuruyor… Hiç konuşmadan oturuyoruz bahçedeki taş havuzun kenarında… Tahta çitlerle çevrili bahçede yüzlerce gül ve üzerimizde o koskocaman gökyüzünde sallanan milyonlarca yıldız… Birdenbire çıkan rüzgâr havuzun yosun tutmuş yüzeyini dalgalandırıyor… Teni ürperiyor suyun… Beyaz nilüferler yer değiştiriyorlar suyun karanlığında… Havuzun kenarında beyaz bir güvercin bekliyor… Fısıldıyor zihnime: “Kalbini aç ona, haydi durma… Kalbinde olan senin yüzünün ışığıdır ve bu dünyayı felaketlerden kurtaracak o nurun içinde yazılı olan saklı sözcüktür…” Öteki gece, hayatın ışığına düşmandır… Şu an mutlu olduğumuz bu huzurlu gece değil, öteki! Hani sürekli bir karmaşa içinde yaşanan, ayaklarımızın altında toprağın artık görünmediği, üzerinde olması gerekenden daha fazla asfalt, beton, bina, insan ve aracın olduğu o sevgisiz şehir… Ve o şehrin üzerinde dolaşan elektrik yüklü manasız sözler… Kalbin içi sessizdir… Kelimeler huzura uçarak gelirler… Kalbin berrak havuzunun çevresine konarlar… Kalbin cevherini kirletmelerine izin verilmez ters titreşimli kelimelerin… Güzel bir sohbet yapabilmek için kelimelerin önce iç seslerini susturmak, onları temizlemek, Hz. Âdem’e öğretildiği gibi o ilk hâllerine yeniden kavuşturmak gerekir… Sonra o kelimelerle konuşulur seninle kalbinin içinden… O güzel havuzun çevresinde sohbet edersiniz… Gökyüzünde yıldızlarla birlikte uçuşur O’nun kelimeleri… Ve birden o musiki başlar… Bütün kâinatta Kur-an’ın eşsiz sesi duyulur… O ses O’nundur… Çağlayan bir ırmak gibi akar gecenin karanlığında… Ağlayarak secdeye kapanırsın… Bahçe seccaden olmuş, öteki gece artık kaybolmuştur… Birlenmiştir herşey… O ana kadar taş havuzun kenarından hiç ayrılmayan beyaz güvercin hayatın sırrını açıklar sana… Kalbinin sahibi ... Devamı

17 09 2007

TESETTÜRDEKİ YOZLAŞMA

Hüseyin GÜLTEKİN Tesettürdeki yozlaşma Artık cadde ve sokaklarda sıkça gözümüze çarpan tesettürlü hanımların hiç de hoş olmayan hâl ve davranışları, uygun olmayan tesettür biçimleri bu meyanda söylediklerimizi teyid ediyor. Bu durumdan üzüntü duymamak mümkün değil. Baştaki örtü ile beraber kısa kol bluz ve daracık kot pantolon kıyafetli bir bayanın bu tercihine ne diyeceksiniz? Tesettürlü bir bayanın, kalabalık bir ortamda, bir erkekle, elele kol kola lâubalice hâl ve tavrını ne ile izah edeceksiniz? Yine tam tesettürlü bazı hanımların, tam da kalabalık içinde gezerek elindeki dondurmasını yalamasına ne diyeceksiniz? Yine örtülü bir bayanın, düğünlerde seyranlarda erkeklerle beraber kalkıp oynamasını hangi kaba sığdıracaksınız? Evet bu yöndeki menfî manzaraları daha fazla nazarlara sunmanın bir faydası yok. Başörtüsü gibi ciddî bir vecibede ehl-i din olarak geldiğimiz üzücü yer burası maalesef. Öyle görünüyor ki bir çok meselede olduğu gibi, başörtüsü noktasında da, bilerek veya bilmeyerek ehl-i dinin verdiği zarar ziyan, muarızların verdiği zararı geçiyor. Tesettürün önemli bir parçası olan başörtüsünün yanında gerekli vakar ve ciddiyet gösterilmezse, baştaki o örtünün bir bez parçasından öteye değeri olmuyor. Bunun için bu konuda bir çok İslâm âlimi, kadında iffet ve hayanın örtüden daha önce geldiğini, daha önemli olduğunu söylüyorlar. Kadında örtü ve tesettür iffet, haya ve vakarla beraber olursa maksat hâsıl olur. Yoksa bilerek veya bilmeyerek bu önemli dinî vecibeye zarar verilmiş olur. Devamı

17 09 2007

İlâhi ente maksudî..

İlâhi ente maksudî..Nefs , uyulursa insanı cehenneme götürdüğü için belâ; mücahede ve riyazet edilip Allah için dizginlenirse yüksek makamlara çıkmaya vesiledir. Kimse nefsinden şikayetçi olmasın, çünkü emr -i ilâhiyedir. Gözümüzden ve kulağımızdan şikayetçi olmadığımız gibi, nefsimizden de olamayız. Zira Allah Tealâ abes bir şey yaratmaz. Nefsin yaratılması kemalâtın yolunu açmak içindir. İnsan nefsini kendi eline alırsa, hiç bir zararı olmaz. Aynen bunun gibi, şeytandan da şikayet edemeyiz. Ataullah İskenderî k.s. ‘el- Hikemü'l - Ataiyye ' isimli eserinde: “Şeytan benim taharet mendilim gibidir, temizlenmeme yarar. Ona uymamakla Hakk'a dost ve kul olurum. Ona uymak yüz karası, uymamak kemalâttır .” buyuruyor. Gerçekten de nefs , dünya ve şeytan olmasa nasıl terakki edeceğiz? Nefsi yaratan Allah'tır. Kızacaksak, Allah'ın emirlerine uyamadığımıza kızalım; nefsimize değil. Nefsimize uymamakla Allah'ın emirlerine uyarız ve O'nun sevgilisi oluruz. Ne güzeldir o nefs ki, sahibine itaat eder. Yazıklar olsun o adama ki, nefsine itaat eder. İhlâsı kazanmak imanın bir şubesidir. İsmail Hakkı Hazretleri ‘Şerh-i Şuabi'l İman' isimli eserinde ihlâsı yetmiş dördüncü şubeye koymuştur. İhlâs müminin anahtarı, ahiretin biniti, kâmil insanın yolunun nuranî arkadaşıdır. İhlâs, dinin nuru ve özüdür. Şeyh Fethullah k.s. Hazretleri, “Tasavvuf, ihlâsı kazanabilmek için muhabbet-i ilâhiyi tahsilidir.” buyurmuştur. Şu halde ihlâs dinde hak ve esas, tasavvufta gayedir. İhlâsı kazanan kâmil, kazanmayan ise dünya ve ahirette amellerinin noksan kalmasına sebep olur. Ayet-i kerimede: “Rabbine kavuşmayı uman kimse yararlı iş işlesin ve Rabbine kullukta hiç ortak koşmasın.” ( Kehf , 110) buyurulmaktadır . Ortak koşmak şirk olur, hırs, riya, ucb , kibir olur. Bunlar nefsin en çirkin sıfatları olup, bunlardan kurtulmaya çalışmak, ihlâsı kazanmaya sebeptir. Fahr -ı Kâinat Efendimiz, Muaz bin Cebel r.a.'a şöyle b... Devamı

09 06 2007

Yedi Şey Öğrendim

- Kaç yıldır benim yanımdasın? - 20 yıldır efendim - Bu zaman süresince benden ne öğrendin? - Hiçbir şeyle değişmeyeceğim yedi gerçek öğrendim. - Ömrüm seninle geçtiği halde topu topu 7 gerçek mi öğrendin? - Evet. - Söyle bakalım öyleyse neler öğrendin? - Baktım ki herkes bir şeyi dost ediniyor, ona gönül verip bağlanıyor. Ancak, bunların hemen hepsi insanı yarı yolda bırakıyor. Ben ise, beni hiç bırakmayacak, ölümden sonra bile benimle gelecek şeyleri aradım. Ve dost olarak iyilikleri seçtim kendime. Ki, onlar sonsuz bir yükselme yolculuğuna çıkmış insanoğlunun hiç tükenmeyecek azığı ve en gerçek dostlarıdır. - Çok güzel, ikincisi ne bakalım? - Baktım ki, insanların bir çoğu geçici dünya değerlerine dört elle sarılmış onları koruyor, kasalarda saklıyor, kaybolmaması için her çareye başvuruyor. Kimi zenginliğine, kimi güzelliğine, kimi ününe tutunmuş sımsıkı, onları elden çıkarmamak için çırpınıp duruyor. Oysa ben varlığımı ve bütün isteklerimi O'na satıp, gönlümü yalnız O'nun sevgisine açtım. - Devam et! - İnsanların üstün olmak için birbirleriyle yarıştıklarını gördüm. Ancak bir çoğu üstünlüğü yanlış yerlerde arıyor ve birbirinin üstüne basarak yükselmek istiyordu. Bunun üzerine üstünlüğü geçici dünya değerlerinde değil, akıl ve ahlâkça yükselmekte, kötülüklerin her çeşidinden el etek çekip, iyiliklere vasıta olmakta aradım. - Devam et yavrum. - Yine baktım ki, insanlar sabahtan akşama birbirleriyle uğraşıyor, boş yere hayatı zehir ediyorlar kendilerine. Bütün bunların benlik, bencillik ve çekememezlikten ileri geldiğini gördüm. Ve gönlümü bu kirlerden arıtarak, herkesle dost olup, huzur ve güven içinde yaşamanın yolunu buldum. - Sonra? - Nedense herkes hatasının sebebini hep dışta arıyor ve başkalarını suçlamak yoluna sapıyordu. Böylece suçlarının örtüsü altına saklanıyordu. Oysa insanın başına ne geliyorsa kendi yüzünden ve kendi eliyle geliyordu. Bunu bilip yalnız kendimle cenge girerek, nefsimin iradesine uymamaya ve vesvese verenin ağına düşmemeye çal... Devamı

09 06 2007

Niyet

  Devamı